SON DAKİKA
Hava Durumu

SESİMİ DUYAN VAR MI?

Yazının Giriş Tarihi: 17.08.2026 10:00
Yazının Güncellenme Tarihi: 16.08.2026 22:39

17 Ağustos 1999… Saat 03.02.

Türkiye uyuyordu.

Bir evde anne, çocuğunun üzerini son kez örtmüş; bir başka evde baba sabah işe yetişebilmek için alarmını kurmuştu. Bir genç ertesi gün buluşacağı insana söyleyeceklerini düşünüyordu. Bir çocuk oyuncağını yastığının yanına bırakmıştı. Birileri küsmüş, “yarın konuşuruz” demişti.

Kimse bilmiyordu…

Bazıları için yarın hiç gelmeyecekti.

Saatler 03.02'yi gösterdiğinde, yerin kilometrelerce altında başlayan kırılma yalnızca fay hattını değil; evleri, aileleri, hayatları ve bir ülkenin hafızasını da ortadan ikiye böldü.

45 saniye…

Bir insan ömrünün yanında hiçbir şey.

Ama bazen 45 saniye, bir ömrün geri kalanını değiştirmeye yeter.

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi 7,4 büyüklüğündeydi. Merkez üssü Gölcük'tü. Yaklaşık 120 kilometrelik bir hat boyunca kırılma gerçekleşti. Deprem Marmara'nın çok ötesinde hissedildi. Resmî kayıtlarda on binlerce ölüm ve yaralanma, yüz binlerce hasarlı konut ve iş yeri yer aldı; yaklaşık 16 milyon insan farklı düzeylerde bu felaketten etkilendi.

Bunlar bilimin ve tarihin kaydettiği rakamlar.

Ama bazı şeylerin rakamı tutulamadı.

Kaç çocuk o gece bir daha “anne” diyemedi?

Kaç anne, enkazın başında çocuğunun adını sabaha kadar haykırdı?

Kaç baba, çıplak elleri kanayana kadar betonları kaldırmaya çalıştı?

Kaç insan, birkaç metre ötesinden gelen sevdiğinin sesini duyduğu hâlde ona ulaşamadı?

Ve kaç insanın duyduğu son cümle şuydu:

“Sesimi duyan var mı?”

BİR CÜMLE BİR ÜLKENİN HAFIZASINA NASIL KAZINIR?

27 yıl geçti.

Takvimler değişti.
Çocuklar büyüdü.
Şehirler yeniden kuruldu.
Yeni binalar yükseldi.
Yeni yollar açıldı.

Ama o geceyi yaşayanların içinde bazı saatler hâlâ 03.02'de duruyor.

Çünkü deprem, yalnızca toprağın hareket etmesi değildir.

Bilim bize depremin fayların hareketiyle oluştuğunu anlatır. Sismoloji kırılmayı ölçer. Mühendislik binanın neden ayakta kaldığını ya da neden çöktüğünü açıklar.

Ama hiçbir sismograf;

bir annenin enkaz başındaki bekleyişini,

bir çocuğun kaybettiği ailesini,

bir insanın yıllar sonra küçük bir sarsıntıda neden yatağından korkuyla fırladığını

ölçemez.

İşte bilimin ölçemediği yerde insanın hafızası başlar.

Ve bizim hafızamız çok ağır.

17 Ağustos'un yaraları henüz kapanmadan, 12 Kasım 1999'da Düzce yıkıldı.

Yıllar geçti.

2011'de Van…

Sonra 2020'de İzmir…

Ve 6 Şubat 2023…

Saat 04.17.

Yine geceydi.

Yine insanlar uykudaydı.

Bu kez Pazarcık merkezli 7,7 büyüklüğündeki depremin ardından aynı gün Elbistan merkezli 7,6 büyüklüğünde ikinci büyük deprem meydana geldi.

Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Malatya…

Bir gecede şehirlerin silueti değişti.

Resmî verilere göre 53 binden fazla insanımız hayatını kaybetti, 107 binden fazla insan yaralandı. Milyonlarca insan doğrudan etkilendi.

Ve biz, 27 yıl sonra aynı cümleyi yeniden duyduk:

“Sesimi duyan var mı?”

İşte insanın canını en çok yakan da bu.

1999'da enkazların arasından yükselen bir cümlenin, 2023'te yeniden aynı ülkenin sokaklarında yankılanması…

Bir ülke için 27 yıl uzun bir zamandır.

Bir bina güçlendirilebilir.
Bir şehir yeniden planlanabilir.
Yönetmelikler değiştirilebilir.
Teknoloji geliştirilebilir.
Arama kurtarma kapasitesi artırılabilir.

Peki neden bazı acılarımız değişmiyor?

DEPREM Mİ ÖLDÜRÜR?

Belki de artık kendimize sormamız gereken en ağır soru bu.

Deprem bir doğa olayıdır.

Fay, üzerinde hangi binanın bulunduğunu bilmez.

Yer kabuğu hareket ederken o binada bir çocuğun uyuduğunu bilmez.

Bilim bize depremin oluşmasını engelleyemeyeceğimizi söylüyor.

Ama aynı bilim bize başka bir şey daha söylüyor:

Yıkımı azaltabiliriz.

Doğru zemine doğru yapı yapabiliriz.

Binaları denetleyebiliriz.

Riskli yapıları dönüştürebiliriz.

Toplanma alanlarını koruyabiliriz.

Afet öncesi hazırlığı, afet sonrası kahramanlıktan daha değerli hâle getirebiliriz.

Çünkü mesele yalnızca enkazın altından kaç kişiyi çıkarabildiğimiz değildir.

Asıl mesele,

insanların neden o enkazın altında kaldığıdır.

17 Ağustos 1999'un ardından Türkiye'nin afet yönetimi sistemi yeniden ele alındı; hatta AFAD'ın kendi kurumsal tarihçesinde bile 17 Ağustos, afet yönetimi ve koordinasyonu açısından bir “dönüm noktası” olarak tanımlanıyor.

Bu önemli.

Ama 27 yıl sonra sormamız gereken soru daha önemli:

Dönüm noktası dedik… Peki yeterince dönebildik mi?

ÇÜNKÜ ENKAZ SADECE BETONDAN OLUŞMUYOR

Bir bina çöktüğünde yalnızca kolonlar kırılmaz.

Bir ev düşünün.

Buzdolabının üzerinde bir çocuğun yaptığı resim var.

Salondaki vitrinde düğün fotoğrafı…

Çekmecede yıllardır saklanan bir mektup…

Dolabın içinde bayramlık kıyafetler…

Masada yarım bırakılmış bir bardak çay…

Yatağın başında gözlük…

Çocuğun odasında okul çantası…

Belki ertesi sabah teslim edilecek ödev.

Deprem geldiğinde bunların hiçbirinin maddi değeri önemli değildir.

Çünkü enkazın altında aslında bir hayatın tamamı kalır.

Bir ev yıkılır.

Ama onunla birlikte ilk kahkahalar, doğum günleri, bayram sabahları, tartışmalar, barışmalar, sarılmalar, “hoş geldin”ler, “güle güle”ler de yıkılır.

Ve bazen insanın en büyük acısı şudur:

Vedalaşamamak.

Son kez sarılamamak.

Son kez “seni seviyorum” diyememek.

O yüzden 17 Ağustos yalnızca ölenlerin hikâyesi değildir.

Geride kalanların da hikâyesidir.

BİTMEYEN TRAVMA

Deprem biter.

Ama bazı insanlarda sallantı bitmez.

Yer durur; insanın içi sallanmaya devam eder.

Bir kamyon geçtiğinde irkilirsiniz.

Avize hafifçe hareket ettiğinde gözünüz tavana gider.

Gece yatağa girdiğinizde telefonun şarjına bakarsınız.

Çocuğunuz başka odadaysa içiniz rahat etmez.

Ayakkabıyı yatağın yanına koyarsınız.

Ve bazen bunu neden yaptığınızı bile düşünmezsiniz.

Çünkü travma bazen bağırmaz.

İnsanın günlük hayatına sessizce yerleşir.

6 Şubat'ın hemen ardından UNICEF, Türkiye ve Suriye'de 850 binden fazla çocuğun evlerinden koparak yerinden edildiğini bildiriyordu.

Düşünün

Bir çocuk için “ev” nedir?

Duvar değildir.

Annesinin sesidir.

Babasının eve gelişidir.

Oyuncağının durduğu köşedir.

Okula yürüdüğü sokaktır.

Komşunun kapısıdır.

Kendi yatağının kokusudur.

Bir çocuğun evini kaybetmesi bazen yalnızca adres değiştirmesi değildir.

Çocukluğunun koordinatlarını kaybetmesidir.

ŞİMDİ MARMARA'YA BAKIYORUZ

Bugün bilim insanları Marmara Bölgesi'nin deprem tehlikesini yıllardır araştırıyor.

Fayların konumu inceleniyor.

Gerilim birikimleri ölçülüyor.

Senaryolar hazırlanıyor.

Risk haritaları çıkarılıyor.

Ama burada çok önemli bir ayrım var:

Bilim, büyük bir depremin gününü ve saatini bugün için söyleyemez.

Dolayısıyla mesele “Deprem yarın mı olacak, 2030'da mı olacak?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Olduğunda hazır olacak mıyız?

İstanbul hazır mı?

Kocaeli hazır mı?

Yalova hazır mı?

Tekirdağ hazır mı?

Bursa hazır mı?

Hastanelerimiz hazır mı?

Okullarımız hazır mı?

İletişim altyapımız hazır mı?

Toplanma alanlarımız hazır mı?

Arama kurtarma sistemimiz hazır mı?

Ve en önemlisi…

Evimiz hazır mı?

Çünkü depremden korkarak yaşayamayız.

Ama deprem gerçeğini unutarak da yaşayamayız.

27 yıl önce bugün bazı insanlar ertesi sabah işe gideceklerini düşünerek uyudular.

Bazı çocukların okul hayalleri vardı.

Bazı gençler evlilik hazırlığındaydı.

Bazı anneler çocuklarını yatırdı.

Bazı babalar “Sabah görüşürüz.” dedi.

Bazıları sevdiklerine kızgındı.

Belki telefonu kapatırken:

“Yarın konuşuruz.”

dediler.

Ama yarın olmadı.

İşte 17 Ağustos bize biraz da bunu anlatıyor.

Hayat çok kırılgan.

Ve biz çoğu zaman bunun farkına ancak bir şeyleri kaybettiğimizde varıyoruz.

Bu yüzden bu gece anneniz hayattaysa arayın.

Babanız yanınızdaysa sarılın.

Çocuğunuz uyuyorsa odasına gidip üzerini örtün.

Eşiniz yanınızdaysa elini tutun.

Küs olduğunuz biri varsa ve gerçekten seviyorsanız, gururunuzu biraz kenara bırakın.

Çünkü hayatın bize verilmiş en büyük garantisi,

hiçbir garantisinin olmamasıdır.

17 AĞUSTOS 1999 — 03.02

Aradan tam 27 yıl geçti.

Takvim için 27 yıl.

Bir anne için belki dün gece.

Bir evlat için hâlâ yarım kalmış bir çocukluk.

Bir için boş kalan bir sandalye.

Bir baba için yıllardır telefondan silemediği bir numara.

Bir şehir için mezarlıkta yan yana duran binlerce isim…

Ve Türkiye için hâlâ tamamlanmamış bir ders.

17 Ağustos'u yalnızca hayatını kaybedenleri anmak için hatırlamayalım.

Hayatta olanları kaybetmemek için hatırlayalım.

Çünkü anmak, yalnızca mezarlıklara çiçek bırakmak değildir.

Anmak;

çürük binaya izin vermemektir.

Denetimsizliğe göz yummamaktır.

Bilimin sesini duymaktır.

Tedbiri ertelememektir.

Bir çocuğun geleceğini, bir kolonun maliyet hesabına kurban etmemektir.

Ve bir daha hiçbir annenin, hiçbir babanın, hiçbir evladın enkaz başında sevdiğinin adını haykırmak zorunda kalmaması için gerekeni depremden önce yapmaktır.

Çünkü 17 Ağustos'tan geriye bize yalnızca acı kalmadı.

Bir soru kaldı.

Düzce'de duyduk.

Van'da duyduk.

İzmir'de duyduk.

Kahramanmaraş'ta, Adıyaman'da, Hatay'da yeniden duyduk.

Yıllar değişti.

Şehirler değişti.

İsimler değişti.

Ama enkazların arasından yükselen o cümle değişmedi:

“SESİMİ DUYAN VAR MI?”

27 yıldır duyuyoruz.

Artık mesele o sesi duymak değil.

Mesele, bir daha hiç kimsenin o cümleyi söylemek zorunda kalmayacağı bir ülke kurabilmek.

17 Ağustos 1999'da ve sonrasında yaşadığımız tüm depremlerde kaybettiğimiz canlarımızı saygıyla, rahmetle ve hiç dinmeyen bir özlemle anıyorum.

Unutmadık.

Ama artık yalnızca unutmamak yetmez.

Ders almak zorundayız.

Çünkü bir sonraki depremde yine aynı cümleyi duyarsak…

Bu kez sadece faylar değil,

vicdanımız da kırılmış olacak.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.