Bir yorum beni bambaşka bir yere götürüyor, ardından okuduğum başka bir değerlendirme bütün düşüncelerimi yeniden altüst ediyor.
Ve günün sonunda kendime yalnızca tek bir cümle kurabiliyorum:
Ben hiçbir şeyden emin değilim.
Bu cümleyi kurmak benim için hiç kolay değil.Çünkü ben de Ahbap’a güvenenlerden biriydim.Sadece uzaktan takip edenlerden değil…
Bir dernek başkanı olarak yaptıkları çalışmaları ilgiyle izleyen, birçok projesini örnek gösteren, “İşte sivil toplumun gücü budur.” diyenlerden biriydim.
Belki de bu yüzden içimdeki hayal kırıklığını tarif etmekte zorlanıyorum!
Bir yanım yıllardır yapılan çalışmalara bakıyor.Deprem bölgesinde uzanan ellere…Umut olan kampanyalara…Binlerce insanın hayatına dokunan projelere…
Ve kendi kendime soruyorum:
“Gerçekten bütün bunların arkasında bambaşka bir hikâye olabilir mi?”
Sonra dönüp bugünkü Türkiye’ye bakıyorum.
-Yargıya duyulan güven tartışmalarına…
-Toplumdaki kutuplaşmaya…
-Aynı olayın, bakanın penceresine göre tamamen farklı anlatılmasına…
Ve bu kez başka bir soru beliriyor zihnimde:
“Bu süreç sonunda ortaya çıkacak gerçek, gerçekten hepimizin vicdanını rahatlatabilecek mi?”
İşte tam da burada sıkışıp kalıyorum.
Ne “Kesin suçsuzdur.” diyebiliyorum…Ne de “Kesin suçludur.” Çünkü bunu söyleyebilmek için ne elimde yeterli bilgi var ne de buna hakkım olduğunu düşünüyorum.Ama bildiğim bir şey var.İçimde büyük bir hüzün var.
Dün omuzlarda taşınan insanların, bugün daha mahkeme süreci tamamlanmadan aynı hızla yerin dibine gömülmesi ne kadar ironik! Sosyal medyada kahraman yaratmak da çok kolay, bir gecede onu yok etmek de…İkisi de aynı hızla yaşanıyor.
Ben bugün ne alkışlayan taraftayım ne de yargı dağıtan.Ben sadece üzgünüm.
Belki de beni en çok yoran şey tam da bu.
Eğer gerçekten aldatıldıysak…
Yalnızca maddi kayıplardan söz etmeyeceğiz.
İnsanların iyiliğe, dayanışmaya ve sivil toplum kuruluşlarına duyduğu güven de ağır yara alacak.
Eğer aldatılmadıysak…
Bu kez de yılların emeği, itibarı ve oluşturduğu güven telafisi çok zor bir sınavdan geçmiş olacak.
Hangisi doğru olursa olsun…
Kaybetmesinden en çok korktuğum şey, güven duygumuz.
Çünkü ben bu satırları sadece bir vatandaş olarak yazmıyorum.Ben aynı zamanda bir dernek başkanıyım.İnsanların emanet ettiği bağışlarla, umutlarla ve dualarla yürüyen bir yapının içindeyim.Bu yüzden aklıma istemeden şu soru geliyor:
Yarın bir bağışçının kapısını çaldığımızda, gözlerinin içine bakarken “Acaba artık bize de aynı şüpheyle mi bakacak?”
İşte beni asıl ürküten bu!
Çünkü güven, anlatılarak kazanılmıyor.Her kuruşun hesabını vererek…Her gece vicdanını rahat koyarak…Yıllar boyunca aynı şeffaflıkla yürüyerek inşa ediliyor.
Bir yardım kolisinin arkasında sadece erzak yok, bir çocuğun bursunun arkasında sadece para yok.Orada insanların bize emanet ettiği vicdan var.
İşte bu yüzden bu yaşananların en büyük yükünü, belki de hiçbir ilgisi olmayan binlerce dürüst sivil toplum kuruluşu taşıyacak!
Çünkü insanların zihnine bir kez şüphe düştüğünde, sadece bir kuruma güvenlerini kaybetmiyorlar.Yardım etmekten uzaklaşıyorlar.Destek olmaktan çekiniyorlar.İnanmaktan vazgeçiyorlar.
Ben bugün bir ismin peşinden gitmiyorum. Ne birini savunuyorum… Ne de birini mahkûm ediyorum.
Ben sadece içimdeki büyük hayal kırıklığını ve korkuyu tarif etmeye çalışıyorum.
Çünkü kim haklı çıkarsa çıksın, kim haksız çıkarsa çıksın…
Bu ülkenin en çok kaybetmesini istemediğim şey, insanların iyiliğe olan inancı!
Bir gün binalar yeniden yapılır, kurumlar yeniden kurulur, isimler değişir, ama insanların birbirine güveni kırılırsa… İşte onu yeniden inşa etmek, hepsinden daha uzun sürer.
Ve belki de bir toplumun gerçek gücü; ne ekonomisidir, ne binalarıdır, ne de kurumları..Gerçek gücü, birbirine hiç tanımadan güvenebilen insanların varlığıdır.
Dilerim bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, geriye dönüp baktığımızda en büyük kaybımız iyiliğe olan inancımız olmaz.
Çünkü enkazın altında kalan yalnızca beton olursa yeniden ayağa kalkabiliriz.
Ama enkazın altında iyilik kalırsa, işte o zaman hepimiz biraz eksiliriz.
Sebla Pamir Güler
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sebla Pamir Güler
En Zor Enkaz
Türkiye’den kilometrelerce uzakta olsam da aklım da, gözüm de hâlâ memleketimde.
Haluk Levent-Ahbap konusunu ilk gününden beri buradan takip edebildiğim kadarıyla aynı haberleri tekrar tekrar okuyorum.
Bir haber okuyorum…Ardından başka bir kaynak açıyorum.
İddiaları okuyorum, savunmaları okuyorum, hukukçuları dinliyorum, gazetecileri dinliyorum.
Bir yorum beni bambaşka bir yere götürüyor, ardından okuduğum başka bir değerlendirme bütün düşüncelerimi yeniden altüst ediyor.
Ve günün sonunda kendime yalnızca tek bir cümle kurabiliyorum:
Ben hiçbir şeyden emin değilim.
Bu cümleyi kurmak benim için hiç kolay değil.Çünkü ben de Ahbap’a güvenenlerden biriydim.Sadece uzaktan takip edenlerden değil…
Bir dernek başkanı olarak yaptıkları çalışmaları ilgiyle izleyen, birçok projesini örnek gösteren, “İşte sivil toplumun gücü budur.” diyenlerden biriydim.
Belki de bu yüzden içimdeki hayal kırıklığını tarif etmekte zorlanıyorum!
Bir yanım yıllardır yapılan çalışmalara bakıyor.Deprem bölgesinde uzanan ellere…Umut olan kampanyalara…Binlerce insanın hayatına dokunan projelere…
Ve kendi kendime soruyorum:
“Gerçekten bütün bunların arkasında bambaşka bir hikâye olabilir mi?”
Sonra dönüp bugünkü Türkiye’ye bakıyorum.
-Yargıya duyulan güven tartışmalarına…
-Toplumdaki kutuplaşmaya…
-Aynı olayın, bakanın penceresine göre tamamen farklı anlatılmasına…
Ve bu kez başka bir soru beliriyor zihnimde:
“Bu süreç sonunda ortaya çıkacak gerçek, gerçekten hepimizin vicdanını rahatlatabilecek mi?”
İşte tam da burada sıkışıp kalıyorum.
Ne “Kesin suçsuzdur.” diyebiliyorum…Ne de “Kesin suçludur.” Çünkü bunu söyleyebilmek için ne elimde yeterli bilgi var ne de buna hakkım olduğunu düşünüyorum.Ama bildiğim bir şey var.İçimde büyük bir hüzün var.
Dün omuzlarda taşınan insanların, bugün daha mahkeme süreci tamamlanmadan aynı hızla yerin dibine gömülmesi ne kadar ironik! Sosyal medyada kahraman yaratmak da çok kolay, bir gecede onu yok etmek de…İkisi de aynı hızla yaşanıyor.
Ben bugün ne alkışlayan taraftayım ne de yargı dağıtan.Ben sadece üzgünüm.
Belki de beni en çok yoran şey tam da bu.
Eğer gerçekten aldatıldıysak…
Yalnızca maddi kayıplardan söz etmeyeceğiz.
İnsanların iyiliğe, dayanışmaya ve sivil toplum kuruluşlarına duyduğu güven de ağır yara alacak.
Eğer aldatılmadıysak…
Bu kez de yılların emeği, itibarı ve oluşturduğu güven telafisi çok zor bir sınavdan geçmiş olacak.
Hangisi doğru olursa olsun…
Kaybetmesinden en çok korktuğum şey, güven duygumuz.
Çünkü ben bu satırları sadece bir vatandaş olarak yazmıyorum.Ben aynı zamanda bir dernek başkanıyım.İnsanların emanet ettiği bağışlarla, umutlarla ve dualarla yürüyen bir yapının içindeyim.Bu yüzden aklıma istemeden şu soru geliyor:
Yarın bir bağışçının kapısını çaldığımızda, gözlerinin içine bakarken “Acaba artık bize de aynı şüpheyle mi bakacak?”
İşte beni asıl ürküten bu!
Çünkü güven, anlatılarak kazanılmıyor.Her kuruşun hesabını vererek…Her gece vicdanını rahat koyarak…Yıllar boyunca aynı şeffaflıkla yürüyerek inşa ediliyor.
Bir yardım kolisinin arkasında sadece erzak yok, bir çocuğun bursunun arkasında sadece para yok.Orada insanların bize emanet ettiği vicdan var.
İşte bu yüzden bu yaşananların en büyük yükünü, belki de hiçbir ilgisi olmayan binlerce dürüst sivil toplum kuruluşu taşıyacak!
Çünkü insanların zihnine bir kez şüphe düştüğünde, sadece bir kuruma güvenlerini kaybetmiyorlar.Yardım etmekten uzaklaşıyorlar.Destek olmaktan çekiniyorlar.İnanmaktan vazgeçiyorlar.
Ben bugün bir ismin peşinden gitmiyorum. Ne birini savunuyorum… Ne de birini mahkûm ediyorum.
Ben sadece içimdeki büyük hayal kırıklığını ve korkuyu tarif etmeye çalışıyorum.
Çünkü kim haklı çıkarsa çıksın, kim haksız çıkarsa çıksın…
Bu ülkenin en çok kaybetmesini istemediğim şey, insanların iyiliğe olan inancı!
Bir gün binalar yeniden yapılır, kurumlar yeniden kurulur, isimler değişir, ama insanların birbirine güveni kırılırsa… İşte onu yeniden inşa etmek, hepsinden daha uzun sürer.
Ve belki de bir toplumun gerçek gücü; ne ekonomisidir, ne binalarıdır, ne de kurumları..Gerçek gücü, birbirine hiç tanımadan güvenebilen insanların varlığıdır.
Dilerim bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, geriye dönüp baktığımızda en büyük kaybımız iyiliğe olan inancımız olmaz.
Çünkü enkazın altında kalan yalnızca beton olursa yeniden ayağa kalkabiliriz.
Ama enkazın altında iyilik kalırsa, işte o zaman hepimiz biraz eksiliriz.
Sebla Pamir Güler