Z Kuşağını Yakalamak İçin Z Kuşağından Olmak Gerekmiyor
Yazının Giriş Tarihi: 25.08.2026 10:21
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.08.2026 10:22
Bazen bir reklam izlersiniz ve ürün aklınızda kalır.
Bazen bir reklam izlersiniz, reklamın kendisi aklınızda kalır.
Bazen de karşınıza öyle bir iş çıkar ki size reklamcılığın neden hâlâ milyarlarca liralık bir sektör olduğunu yeniden hatırlatır.
Son dönemde Seda Sayan'ın içinde olduğu işlere baktığımda tam olarak bunu düşünüyorum.
1962 doğumlu, henüz 15-16 yaşlarındayken sahneyle tanışmış, onlarca yıldır Türkiye'nin gözü önünde olan bir kadın bugün çıkıyor ve kendisinden neredeyse yarım asır sonra doğmuş gençlerin dünyasına girebiliyor.
Hem de zorlamadan.
Gençlerin kullandığı birkaç kelimeyi ezberleyip kameranın karşısına geçmeden.
Kendisi olarak.
Bence asıl başarı da burada başlıyor.
Çünkü bugün markaların en çok konuştuğu konu Z kuşağına ulaşmak. Herkes gençleri anlamaya, onların dilini konuşmaya, onların ekranında birkaç saniyeliğine de olsa yer bulmaya çalışıyor.
Fakat Seda Sayan örneği bize başka bir şey söylüyor:
Z kuşağını yakalamak için Z kuşağından olmak gerekmiyor. Onlara sunacağınız içeriğin doğru olması gerekiyor.
KAFA TV'de yayınlanan Seda Sayan ile Bacıların Bacısı bunun çok güzel örneklerinden biri oldu. Bir dönem televizyon ekranında farklı kuşakların izlediği Seda Sayan'ın dijitalde bambaşka bir izleyici kitlesi tarafından keşfedilmesi tesadüf değildi.
Programın dili doğruydu.
Format doğruydu.
Mecra doğruydu.
Ama hepsinden önemlisi Seda Sayan'ın enerjisi gerçekti.
Rol yapmıyordu. Dijital dünyaya uyum sağlamak adına kendi karakterinden vazgeçmiyordu. Tam tersine, yıllardır onu Seda Sayan yapan doğallığı yeni nesil bir içerik diliyle buluşuyordu.
Sonuç?
Bir zamanlar annelerin ekranından izlenen bir isim, bugün genç kadınların telefon ekranında karşılarına çıkıyor; sözleri kesitlere dönüşüyor, paylaşılıyor, konuşuluyor ve yeniden üretiliyor.
İşte içerik üretiminin gücü tam olarak burada.
Ardından ÜçDörtBeş All Star için hazırlanan reklam filmi geliyor.
63-64 yaşındaki Seda Sayan'ı okul üniformasıyla gençlerin arasında görüyoruz. Kütüphanede, kampüste, ders çalışma masalarında...
Kağıt üzerinde bakıldığında oldukça riskli bir fikir.
Yanlış oyuncuyla yapılsa yapay durabilir.
Yanlış senaryoyla yapılsa sosyal medyada alay konusu olabilir.
Yanlış prodüksiyonla yapılsa markaya zarar bile verebilir.
Ama doğru isim, doğru yaratıcı fikir, doğru senaryo ve doğru prodüksiyon birleştiğinde ortaya tam tersine konuşulan bir iş çıkıyor.
Çünkü reklamın merkezine yalnızca bir ünlü yerleştirilmemiş.
Bir karakter yerleştirilmiş.
Seda Sayan orada yalnızca reklam yüzü değil; reklam fikrinin kendisinin bir parçası.
Ve bana göre markaların üzerinde düşünmesi gereken mesele tam olarak bu.
Büyük bütçeler neden harcanıyor?
Bazen iş dünyasında şu cümleleri duyuyorum:
“Bir videoya bu kadar para verilir mi?”
“Bir reklam filmi için bu kadar büyük prodüksiyona gerek var mı?”
“Sosyal medyada paylaşacağız sonuçta.”
Evet, sosyal medyada paylaşacağız.
Ama bugün milyonlarca insanın cebinde taşıdığı ekran da tam olarak orası.
Eskiden markaların prime time'da birkaç saniye görünmek için büyük bütçeler ayırdığı dünyada bugün tüketicinin prime time'ı günün neredeyse tamamı.
Telefon ekranı.
Instagram.
YouTube.
TikTok.
Reels.
Shorts.
Dolayısıyla büyük markaların büyük ajanslarla, yaratıcı ekiplerle, yönetmenlerle, prodüksiyon şirketleriyle ve medya planlamacılarıyla çalışmasının bir nedeni var.
O bütçeler yalnızca kamera kiralamak için ödenmiyor.
Fikir için ödeniyor.
Strateji için ödeniyor.
Doğru insanı doğru hikâyenin içine yerleştirmek için ödeniyor.
İnsanların ilk üç saniyede geçmeyeceği bir içerik üretmek için ödeniyor.
Ve en önemlisi markayı insanların zihninde bir yere oturtabilmek için ödeniyor.
Çünkü reklamın pahalı olanı çekim değildir.
İnsanların dikkatini çekebilmektir.
Bugün hepimizin elinde iyi görüntü çeken telefonlar var. Herkes video çekebilir. Herkes Reels hazırlayabilir. Herkes bir hesabın takipçi sayısını büyütebilir.
Ama herkes marka inşa edemez.
Hatta burada dijital dünyanın konuşmaktan pek hoşlanmadığımız başka bir tarafına da değinmek gerekiyor.
Takipçi satın alınabiliyor.
İzlenme satın alınabiliyor.
Beğeni satın alınabiliyor.
Rakamlar şişirilebiliyor.
Ve maalesef bu rakamlarla markaların gözünü boyamak da mümkün olabiliyor.
Fakat satın alınamayan bir şey var:
İnsanların gerçek ilgisi.
Bir içeriğin arkadaşına gönderilmesi satın alınamaz.
Bir reklamın ertesi gün ofiste konuşulması satın alınamaz.
Bir cümlenin insanların diline yerleşmesi satın alınamaz.
Bir karakterin farklı kuşakların ortak kültürüne dönüşmesi satın alınamaz.
Bunun adı etkidir.
Ve bence artık markaların takipçi sayısından önce sorması gereken soru da budur:
“Bu içerik kaç kişiye gösterildi?” değil, “Kaç kişide iz bıraktı?”
Seda Sayan örneğini bu yüzden değerli buluyorum.
Çünkü bize yeni nesil olmanın doğum tarihiyle ilgili olmadığını gösteriyor.
Yeni nesil olmak; değişimi okuyabilmek, kendini yenileyebilmek ama bunu yaparken kendi karakterini kaybetmemektir.
Belki de içerik üreticileri ve markalar için çıkarılması gereken en önemli ders burada.
Her trendin peşinden koşmak zorunda değilsiniz.
Herkesin yaptığını yapmak zorunda değilsiniz.
Hatta bazen tam tersini yapmanız gerekiyor.
Çünkü dijital dünyada artık “iyi içerik” bile tek başına yeterli değil.
Ayırt edilebilir içerik gerekiyor.
İnsanların ekranı kaydırırken durmasını sağlayacak bir fikir gerekiyor.
Doğru strateji gerekiyor.
Doğru mecra gerekiyor.
Doğru prodüksiyon gerekiyor.
Ve bütün bunların üzerinde, yapılan işe inanmak gerekiyor.
Seda Sayan'ın bugün gençler tarafından yeniden keşfedilmesinin arkasında bence tam olarak bu var.
On yıllardır yaptığı işi hâlâ enerjiyle yapması.
Kamerasını küçümsememesi.
Dijitali “televizyonun küçük kardeşi” olarak görmemesi.
İçeriğe teslim olması.
Ve kendisi olmaktan vazgeçmeden yeni dünyanın içine girebilmesi.
Belki de reklam ve dijital medya dünyasının bugün ihtiyacı olan cümle çok basit:
Yeni olmak zorunda değilsiniz.
Yeni düşünmek zorundasınız.
Çünkü doğru stratejiyle 1962 doğumlu bir sanatçı, 2026 yılında Z kuşağının ekranında yeniden doğabiliyorsa hiçbir marka için “bizim kitlemiz dijitalde değil” bahanesi artık yeterince inandırıcı değil.
Kitle orada.
Dikkat orada.
Tüketici orada.
Mesele sizin oraya nasıl girdiğiniz.
Sahte rakamlarla mı?
Birbirinin kopyası içeriklerle mi?
Yoksa gerçekten üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş, özgün ve cesur bir fikirle mi?
Ben cevabımı biliyorum.
Çünkü günün sonunda algoritmalar değişir, platformlar değişir, trendler değişir.
Ama bir şey hiç değişmez:
İnsan, kendisine bir şey hissettiren hikâyeyi hatırlar.
İyi reklam da tam olarak bunu yapar.
Ürünü göstermez sadece.
İz bırakır.
Sedef Kömbe Yuca
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sedef Kömbe Yuca
Z Kuşağını Yakalamak İçin Z Kuşağından Olmak Gerekmiyor
Bazen bir reklam izlersiniz ve ürün aklınızda kalır.
Bazen bir reklam izlersiniz, reklamın kendisi aklınızda kalır.
Bazen de karşınıza öyle bir iş çıkar ki size reklamcılığın neden hâlâ milyarlarca liralık bir sektör olduğunu yeniden hatırlatır.
Son dönemde Seda Sayan'ın içinde olduğu işlere baktığımda tam olarak bunu düşünüyorum.
1962 doğumlu, henüz 15-16 yaşlarındayken sahneyle tanışmış, onlarca yıldır Türkiye'nin gözü önünde olan bir kadın bugün çıkıyor ve kendisinden neredeyse yarım asır sonra doğmuş gençlerin dünyasına girebiliyor.
Hem de zorlamadan.
Gençlerin kullandığı birkaç kelimeyi ezberleyip kameranın karşısına geçmeden.
Kendisi olarak.
Bence asıl başarı da burada başlıyor.
Çünkü bugün markaların en çok konuştuğu konu Z kuşağına ulaşmak. Herkes gençleri anlamaya, onların dilini konuşmaya, onların ekranında birkaç saniyeliğine de olsa yer bulmaya çalışıyor.
Fakat Seda Sayan örneği bize başka bir şey söylüyor:
Z kuşağını yakalamak için Z kuşağından olmak gerekmiyor. Onlara sunacağınız içeriğin doğru olması gerekiyor.
KAFA TV'de yayınlanan Seda Sayan ile Bacıların Bacısı bunun çok güzel örneklerinden biri oldu. Bir dönem televizyon ekranında farklı kuşakların izlediği Seda Sayan'ın dijitalde bambaşka bir izleyici kitlesi tarafından keşfedilmesi tesadüf değildi.
Programın dili doğruydu.
Format doğruydu.
Mecra doğruydu.
Ama hepsinden önemlisi Seda Sayan'ın enerjisi gerçekti.
Rol yapmıyordu. Dijital dünyaya uyum sağlamak adına kendi karakterinden vazgeçmiyordu. Tam tersine, yıllardır onu Seda Sayan yapan doğallığı yeni nesil bir içerik diliyle buluşuyordu.
Sonuç?
Bir zamanlar annelerin ekranından izlenen bir isim, bugün genç kadınların telefon ekranında karşılarına çıkıyor; sözleri kesitlere dönüşüyor, paylaşılıyor, konuşuluyor ve yeniden üretiliyor.
İşte içerik üretiminin gücü tam olarak burada.
Ardından ÜçDörtBeş All Star için hazırlanan reklam filmi geliyor.
63-64 yaşındaki Seda Sayan'ı okul üniformasıyla gençlerin arasında görüyoruz. Kütüphanede, kampüste, ders çalışma masalarında...
Kağıt üzerinde bakıldığında oldukça riskli bir fikir.
Yanlış oyuncuyla yapılsa yapay durabilir.
Yanlış senaryoyla yapılsa sosyal medyada alay konusu olabilir.
Yanlış prodüksiyonla yapılsa markaya zarar bile verebilir.
Ama doğru isim, doğru yaratıcı fikir, doğru senaryo ve doğru prodüksiyon birleştiğinde ortaya tam tersine konuşulan bir iş çıkıyor.
Çünkü reklamın merkezine yalnızca bir ünlü yerleştirilmemiş.
Bir karakter yerleştirilmiş.
Seda Sayan orada yalnızca reklam yüzü değil; reklam fikrinin kendisinin bir parçası.
Ve bana göre markaların üzerinde düşünmesi gereken mesele tam olarak bu.
Büyük bütçeler neden harcanıyor?
Bazen iş dünyasında şu cümleleri duyuyorum:
“Bir videoya bu kadar para verilir mi?”
“Bir reklam filmi için bu kadar büyük prodüksiyona gerek var mı?”
“Sosyal medyada paylaşacağız sonuçta.”
Evet, sosyal medyada paylaşacağız.
Ama bugün milyonlarca insanın cebinde taşıdığı ekran da tam olarak orası.
Eskiden markaların prime time'da birkaç saniye görünmek için büyük bütçeler ayırdığı dünyada bugün tüketicinin prime time'ı günün neredeyse tamamı.
Telefon ekranı.
Instagram.
YouTube.
TikTok.
Reels.
Shorts.
Dolayısıyla büyük markaların büyük ajanslarla, yaratıcı ekiplerle, yönetmenlerle, prodüksiyon şirketleriyle ve medya planlamacılarıyla çalışmasının bir nedeni var.
O bütçeler yalnızca kamera kiralamak için ödenmiyor.
Fikir için ödeniyor.
Strateji için ödeniyor.
Doğru insanı doğru hikâyenin içine yerleştirmek için ödeniyor.
İnsanların ilk üç saniyede geçmeyeceği bir içerik üretmek için ödeniyor.
Ve en önemlisi markayı insanların zihninde bir yere oturtabilmek için ödeniyor.
Çünkü reklamın pahalı olanı çekim değildir.
İnsanların dikkatini çekebilmektir.
Bugün hepimizin elinde iyi görüntü çeken telefonlar var. Herkes video çekebilir. Herkes Reels hazırlayabilir. Herkes bir hesabın takipçi sayısını büyütebilir.
Ama herkes marka inşa edemez.
Hatta burada dijital dünyanın konuşmaktan pek hoşlanmadığımız başka bir tarafına da değinmek gerekiyor.
Takipçi satın alınabiliyor.
İzlenme satın alınabiliyor.
Beğeni satın alınabiliyor.
Rakamlar şişirilebiliyor.
Ve maalesef bu rakamlarla markaların gözünü boyamak da mümkün olabiliyor.
Fakat satın alınamayan bir şey var:
İnsanların gerçek ilgisi.
Bir içeriğin arkadaşına gönderilmesi satın alınamaz.
Bir reklamın ertesi gün ofiste konuşulması satın alınamaz.
Bir cümlenin insanların diline yerleşmesi satın alınamaz.
Bir karakterin farklı kuşakların ortak kültürüne dönüşmesi satın alınamaz.
Bunun adı etkidir.
Ve bence artık markaların takipçi sayısından önce sorması gereken soru da budur:
“Bu içerik kaç kişiye gösterildi?” değil, “Kaç kişide iz bıraktı?”
Seda Sayan örneğini bu yüzden değerli buluyorum.
Çünkü bize yeni nesil olmanın doğum tarihiyle ilgili olmadığını gösteriyor.
Yeni nesil olmak; değişimi okuyabilmek, kendini yenileyebilmek ama bunu yaparken kendi karakterini kaybetmemektir.
Belki de içerik üreticileri ve markalar için çıkarılması gereken en önemli ders burada.
Her trendin peşinden koşmak zorunda değilsiniz.
Herkesin yaptığını yapmak zorunda değilsiniz.
Hatta bazen tam tersini yapmanız gerekiyor.
Çünkü dijital dünyada artık “iyi içerik” bile tek başına yeterli değil.
Ayırt edilebilir içerik gerekiyor.
İnsanların ekranı kaydırırken durmasını sağlayacak bir fikir gerekiyor.
Doğru strateji gerekiyor.
Doğru mecra gerekiyor.
Doğru prodüksiyon gerekiyor.
Ve bütün bunların üzerinde, yapılan işe inanmak gerekiyor.
Seda Sayan'ın bugün gençler tarafından yeniden keşfedilmesinin arkasında bence tam olarak bu var.
On yıllardır yaptığı işi hâlâ enerjiyle yapması.
Kamerasını küçümsememesi.
Dijitali “televizyonun küçük kardeşi” olarak görmemesi.
İçeriğe teslim olması.
Ve kendisi olmaktan vazgeçmeden yeni dünyanın içine girebilmesi.
Belki de reklam ve dijital medya dünyasının bugün ihtiyacı olan cümle çok basit:
Yeni olmak zorunda değilsiniz.
Yeni düşünmek zorundasınız.
Çünkü doğru stratejiyle 1962 doğumlu bir sanatçı, 2026 yılında Z kuşağının ekranında yeniden doğabiliyorsa hiçbir marka için “bizim kitlemiz dijitalde değil” bahanesi artık yeterince inandırıcı değil.
Kitle orada.
Dikkat orada.
Tüketici orada.
Mesele sizin oraya nasıl girdiğiniz.
Sahte rakamlarla mı?
Birbirinin kopyası içeriklerle mi?
Yoksa gerçekten üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş, özgün ve cesur bir fikirle mi?
Ben cevabımı biliyorum.
Çünkü günün sonunda algoritmalar değişir, platformlar değişir, trendler değişir.
Ama bir şey hiç değişmez:
İnsan, kendisine bir şey hissettiren hikâyeyi hatırlar.
İyi reklam da tam olarak bunu yapar.
Ürünü göstermez sadece.
İz bırakır.
Sedef Kömbe Yuca