Birçok marka ilk heyecanla doğuyor.
Yeni bir isim bulunuyor, logo hazırlanıyor, sosyal medya hesapları açılıyor…
Ve sonra herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Artık markayız.”
Aslında tam da o noktada iş yeni başlıyor.
Çünkü markalaşma; yalnızca görünmek değil, hatırlanmak meselesi.
Hatta bazen daha da önemlisi, insanlar sizi gördüğünde ne hissettiklerini yönetebilmek…
Bugün birçok işletme güzel tasarımlar yaptırıyor, profesyonel çekimler hazırlıyor, reklam bütçeleri ayırıyor. Ama yine de akılda kalamıyor. Çünkü markalar bazen en büyük hatayı en başta yapıyor:
Kendilerini anlatmaya çalışırken, karşı tarafın ne hissettiğini unutuyorlar.
Oysa insanlar artık sadece ürün satın almıyor.
Bir duruşa, bir hisse, bir güvene bağlanıyor.
Bir kafeye neden tekrar gidiyoruz?
Kahvesi için mi gerçekten?
Yoksa bize hissettirdiği atmosfer için mi?
Bir okulu neden tercih ediyor veliler?
Sadece akademik başarı için mi?
Yoksa çocuklarını emanet ederken içlerinin rahat etmesi için mi?
İşte marka tam olarak burada başlıyor.
Bugün markalaşma süreçlerinde en sık yapılan hatalardan biri, “herkese hitap etmeye çalışmak.”
Çünkü herkese seslenen markalar, çoğu zaman kimsenin zihninde yer etmiyor.
Bir diğer hata ise sürekli görünmeye çalışırken kimliğini kaybetmek.
Trend olan her şeyi yapmak, her akıma dahil olmak, her platformda aynı anda var olmaya çalışmak…
Bir süre sonra markayı büyütmüyor, aksine dağıtıyor.
Oysa güçlü markaların çok net bir dili vardır.
Renklerinden önce hissi tanınır.
Paylaşımlarından önce tavrı anlaşılır.
Ve belki de en kritik konu şu:
Markalar sadece reklamla büyümüyor.
Bazen bir danışmadaki karşılama,
bazen telefonda kurulan bir cümle,
bazen etkinlik sonrası gönderilen küçük bir teşekkür mesajı…
Markayı asıl büyüten şey; detaylarda saklı olan o tutarlılık.
Çünkü insanlar kusursuz markaları değil, güven veren markaları hatırlıyor.
Bugün birçok firma tasarıma yatırım yapıyor ama deneyimi unutuyor.
Kimisi sosyal medyada çok güçlü görünüyor ama kapısından içeri girildiğinde aynı hissi veremiyor.
Kimisi çok iyi hizmet veriyor ama bunu anlatacak bir marka dili oluşturamıyor.
İkisinin dengesi kurulmadığında ise ortaya sadece “görünür” ama “güçlü olmayan” markalar çıkıyor.
Belki de markalaşmanın en önemli noktası tam burada gizli:
İnsanlara ne gösterdiğiniz değil, siz yokken hakkınızda ne hissettikleri…
Çünkü iyi bir reklam dikkat çeker.
Ama iyi bir marka iz bırakır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Esra Özkurt Eyupoğlu
Marka Olmak, Logo Yapmaktan Biraz Daha Fazlası
Birçok marka ilk heyecanla doğuyor.
Yeni bir isim bulunuyor, logo hazırlanıyor, sosyal medya hesapları açılıyor…
Ve sonra herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Artık markayız.”
Aslında tam da o noktada iş yeni başlıyor.
Çünkü markalaşma; yalnızca görünmek değil, hatırlanmak meselesi.
Hatta bazen daha da önemlisi, insanlar sizi gördüğünde ne hissettiklerini yönetebilmek…
Bugün birçok işletme güzel tasarımlar yaptırıyor, profesyonel çekimler hazırlıyor, reklam bütçeleri ayırıyor. Ama yine de akılda kalamıyor. Çünkü markalar bazen en büyük hatayı en başta yapıyor:
Kendilerini anlatmaya çalışırken, karşı tarafın ne hissettiğini unutuyorlar.
Oysa insanlar artık sadece ürün satın almıyor.
Bir duruşa, bir hisse, bir güvene bağlanıyor.
Bir kafeye neden tekrar gidiyoruz?
Kahvesi için mi gerçekten?
Yoksa bize hissettirdiği atmosfer için mi?
Bir okulu neden tercih ediyor veliler?
Sadece akademik başarı için mi?
Yoksa çocuklarını emanet ederken içlerinin rahat etmesi için mi?
İşte marka tam olarak burada başlıyor.
Bugün markalaşma süreçlerinde en sık yapılan hatalardan biri, “herkese hitap etmeye çalışmak.”
Çünkü herkese seslenen markalar, çoğu zaman kimsenin zihninde yer etmiyor.
Bir diğer hata ise sürekli görünmeye çalışırken kimliğini kaybetmek.
Trend olan her şeyi yapmak, her akıma dahil olmak, her platformda aynı anda var olmaya çalışmak…
Bir süre sonra markayı büyütmüyor, aksine dağıtıyor.
Oysa güçlü markaların çok net bir dili vardır.
Renklerinden önce hissi tanınır.
Paylaşımlarından önce tavrı anlaşılır.
Ve belki de en kritik konu şu:
Markalar sadece reklamla büyümüyor.
Bazen bir danışmadaki karşılama,
bazen telefonda kurulan bir cümle,
bazen etkinlik sonrası gönderilen küçük bir teşekkür mesajı…
Markayı asıl büyüten şey; detaylarda saklı olan o tutarlılık.
Çünkü insanlar kusursuz markaları değil, güven veren markaları hatırlıyor.
Bugün birçok firma tasarıma yatırım yapıyor ama deneyimi unutuyor.
Kimisi sosyal medyada çok güçlü görünüyor ama kapısından içeri girildiğinde aynı hissi veremiyor.
Kimisi çok iyi hizmet veriyor ama bunu anlatacak bir marka dili oluşturamıyor.
İkisinin dengesi kurulmadığında ise ortaya sadece “görünür” ama “güçlü olmayan” markalar çıkıyor.
Belki de markalaşmanın en önemli noktası tam burada gizli:
İnsanlara ne gösterdiğiniz değil, siz yokken hakkınızda ne hissettikleri…
Çünkü iyi bir reklam dikkat çeker.
Ama iyi bir marka iz bırakır.